Evde Gündelik Yaşam   


Kemaliye Evleri Giriş
Kemaliye Tarihçesi
Kemaliye Adı
Evlerin Özellikleri
Evler ve Kapılar
Evde Gündelik Yaşam
Ev Resimleri
Ulaşım ve Konaklama


Basında Kemaliye Evleri

"7 Bölge 7 Kent" Projesi



Kemaliye'de Turizm



Kemaliye Hemşehrileri Haberleşme Grubu



Her Yönüyle Kemaliye


/Kemaliye de ÇEKÜL Vakfı Bürosu

 

Kemaliye'de Evlerde Günlük Yaşam

ANI NOTLARI

1997

K Ö Y ‘ D E H A Y A T ( Ç O C U K L U Ğ U M )'DAN ALINTI

TACİN ERSOY

KÖY DÜĞÜNLERİ

(Lütfen izinsiz kopyalamayınız!)


ÖN YAZI

Sevgili dostlarım

 Çocukluğumu yaşadığım aksöğüt köyündeki yaşamın bir yıllık zaman dilimini anlatmaya çalıştığım ve köy düğünleri ile ilgili bazı motifleri de içeren küçük bir araştırmamı grup ile paylaşmak istedim.

Sevgi ve saygılarımla

 TACİN ERSOY

Aksöğüt ( Halmüge )

0532.784 90 91


 

 

            K Ö Y ‘ D E    H A Y A T     (   Ç O C U K L U Ğ U M   )

 

                                                                                    Doğu’da bir köy var kardeşim .

                                                                                    Sırtını Kızıltepe’ye yaslamış,

                                                                                   Yüzü Munzur’a doğru ...

 

                                                                                  Hatırlaman gerek beni

                                                                                   ve O köyü...

                                                                                   Çocukluğumuz birlikte geçti

                                                                                   Ortak anılarımız diz boyu ...

             

              Çocukluk yıllarımı Aksöğüt’te yaşadım. İlkokulu bitirdiğim on bir yaşıma kadar köy havasını kokladım, suyunu içtim...  Okul zamanı dışında, tatillerde; kırlarda gıdik otardım, döven üstünde harman sürdüm, derede balık tuttum. Bu bölümde anlatılanlar o günlere, köyde kırk elli yıl önceki yaşamla ilgili çocukluğuma ait ve daha çok da nostaljik anlatımlardır.

 

               Baharla birlikte tabiat ana canlanır. Erimeğe başlayan karların arasından önce kardelenler çıkar; arkadan nergisler, sümbüller, marhoşaflar sürgün verir; en sonra da bin bir rengi ile lale ve navrozlar gelir. Biz de her gün okul çıkışında yeni bir çiçeği aramaya çıkardık. Kar çiçeklerini, nergisleri, sümbülleri annelerimize, ablalarımıza, öğretmenimize sunmak üzere denet yapar; özellikle navrozlara  ayrı bir özen gösterirdik. Ayrıca nevrozların taç yapraklarını yemek bize ayrı bir zevk verirdi.

 

             Okulumuz tek derslikli beş sınıflı bir ilkokuldu. Yaramazlığımdan bizar olan ev halkının ısrarı ile kayıt yapmak zorunda kalan ilk öğretmenim Mehmet Salih Alpaslan büyükbabamla bir olup beni lamba iskemlesine çıkarır

 

            “ Büyüyünce mühendis olacağım

            Fırat’ın üstüne köprü kuracağım”

 

                        diye kendi düzenlediği  şiiri okuturdu. Yıllar sonra mühendis oldum ama köprüyü kuramadım. Ancak elli yıl sonra Fırat’ın üstüne kurulan hasret köprüsünün açılışında ilk öğretmenimle birlikte hazır bulunmak gurur ve mutluluğunu yaşadım.

 

              Her yıl 23 Nisan’da mutlaka okulla kıra çıkardık.  Çukur’a, Hinkah’a, Başbeyin’in mağarasına... Hatta bazen komşu köylere; Başpınar’a, Konsar’a ( Kutluca ), Hüdü’ye ( Tuğlu ) ....Bilhassa  yakın ilişkiler içinde olduğumuz Hüdü ( Tuğlu ) köyü ile müştereken derede toplanır yahut da  Başköy’e giderdik. Tören sonrasında birdirbir, uzuneşek oynar; kaşıkta yumurta, yoğurt yeme, ip çekme, çuval yarışları yapardık. Gene 23 Nisan’larda sergileyeceğimiz müsamerelere günler öncesinden hazırlanır, işi köyler arasında bir yarış haline getirirdik.

 

               Arkadan önce koyunlar, daha sonra keçiler yavrular...  Çobanın heybeye koyarak getireceği yavruları sevmek için  Harmanbağı’nda beklerdik. Hele bizim keçinin yavrusu da varsa içlerinde keyfimiz tam olurdu. Ahırda yerel deyimle gıdik denen oğlaklar için yapılmış özel bölmeden dışarı çıkmazdık onları seveceğiz diye... Tenebeh’ler, arnıbeşik’ler, gogoş’lar, kolik’ler kucaklarımızda  bazen oracıkta uyuyakalırdık. Birkaç ay sonra okul tatil olunca oğlakların sürüye katılana kadar otlatılması çocukların esas görevidir. Genellikle birkaç arkadaş oğlaklarımızı birleştirir beraber hareket ederdik. Oğlaklar yayılıp otlarken bizler birbirimize masallar anlatır, kuzukulağı toplar, oyunlar oynardık. Onları bir araya toplamak için;

                 

                 “ Gıdigim mavi,

                    Mercan tavi,

                    Gel oy oy  oooooy...........”

 

                                        diye bir tekerleme türkü söyler, onların hoplaya  zıplaya yanımıza gelmesi bizi hesapsız derecede mutlu ederdi.  Köye en yakın mer’alar,  çocuklar arasında  pay edilmiş gibi idi. Yukarı mahallenin çocukları oğlaklarını Tımzırik, Bağlar, Ovitler, Begişar, Sırnapos civarında otlatır; aşağı mahalledekiler de Tandırmağra, Hinkah, Başbeyin, Kavaklık, Öğletaşı’na giderdi. Aramızda rekabetten doğan bazı kavgalar da olurdu. Bir kez biz Sırnapos’ta onlar Şehrioğlu’nda çıkan bir kavgada bizden epeyce kalabalık olan aşağı mahalle çocuklarından yediğimiz dayağı hala hatırlarım.

 

              Çocukluk hali...  Ettiğimiz bütün kavgalar hemen orada unutulur; ertesi gün beraberce gölde çimer, çay taşından bir mermerci ustalığı ile meç yapar, derede balık avlar, sonra hangi bahçede varsa (bazen kendi bahçemize) meyve hırsızlığına giderdik. Her meyvanın ilk alacası yani turfandası çocuklar tarafından keşfedilir, sonra da diğer çocuklara bildirilir

                Bu arada bir meyve alacası anımı hatırladım.

                 Büyükbabamın merakı sebebiyle bahçelerimizde her meyveden bol ve değişik cins olarak bulunurdu. Bir gün yeni meyve veren fidandan bir erik koparıp yedim. Akşam üzeri büyükbabam eve çok sinirli olarak geldi ve gene asabi bir şekilde;

                  “- Teresler... yeni fidandan erik koparmışlar.” dedi

                  O güne kadar alıştığımız üzere evimizde  - hele bana – yiyecek ve meyva konusunda hiçbir kısıtlama olmadığı için biraz da yadırgayarak;

                  “- Büyükbaba, o eriği ben yedim”  dedim

                            Büyükbabam önce durakladı, sonra da sakin, sevecen ama ciddi bir ifade ile,

                  “- Evladım, o fidan bu sene ilk defa meyve verdi ve o yediğin erikte bütün ailenin hakkı vardı. Sen yalnız başına herkesin hakkını nasıl yersin” dedi

                   Gerçekten daha sonraları büyükbabamın ilk meyvesini veren bir erik, bir elma, hatta bir kiraz ağacından kopardığı bir tek meyveyi evde kaç kişi varsa o kadar dilime ayırıp herkese yedirdikten sonra,

                    “- Artık serbest  ... “ 

                                      dercesine sevgi ve övünçle arkasına yaslanmasını  gururla ve biraz da utançla anımsarım.

                  

                             Köyde bahçeler dışındaki dut ağaçları hayrattır. Bir hayır sahibi ağacı diker, büyüyene kadar bakımını yapar; ki herkes özellikle çocuklar yesin. Artık eskisi kadar var mı bilmem ama biz de bu dutları yemek suretiyle hayır sahiplerinin sevabını artırırdık. Dalından kopararak yediğimiz Eğin dutları ile Angutların tadı unutulamaz. Hatta onlara  alışmış olduğumdan olsa gerek köyden başka yerde taze dut yiyemiyorum.

 

                    Dutlar olgunlaşınca ilk ağızları valalara sallanır, kaynatılarak pekmez ile şıraya özel toprak veya nişasta katılarak malez ve çarşaflarda güneşte kurutularak pestil yapılır. Malez yapılırken  söğüt veya kavak kabuğundan özel olarak yaptığımız kaşıklarla kazan başına toplanırdık.

 

                     İlkbahar ve yaz aylarında poturduk sapından patlangaç, zirbot ve kiraz dallarından yapılan yay ve karaçalı sürgünlerinden yaptığımız oklara teneke uç takar oynardık. Söğüt dallarından düdük yaparken söylediğimiz

                     “Düllü düllü düllistan

              Derelerde su verem

                       Tepelerde tuz verem

                       Ebemgilın Salehik

                       Salehikden balehik

                       İki külek süt getür

                       Biri sana, biri bana  çık da gel

                       Çıkmaz isen başın gözün yararım

                       Asmacukdan asarım

                       Kesmecükden keserim

                       Bir yan, iki yan, üç yan, ... beş yaan ....   sahtiyaaaan ...

                                                                                               şeklinde bir tekerlememiz de vardı.

 

                     Oğlaklar davara katılınca aylaklık günlerimiz başlardı. Derede  göl yapar çimerdik. Dere boyunca balık tutar; tuttuklarımızın bir kısmını öğle yemeği için bahçelerde pişirir, kalanını eve getirirdik. Bazan hızımızı alamaz Hüdü derelerine , hatta Fırat’a uzanırdık.

                                Akşam üstleri ,

                     Çelik – değnek oynardık Harmanbağı’nda ...

                     Sığır gelince merkeplere binerdik. 

                                 Sıcaktan bunalınca bedenlerimiz

                     Gün olur Danzutlar’a çıkar;

                     Gün olur

                                Fırat’ın serin sularında çimerdik

 

                                           Ekin zamanı  aylaklığımıza ara verir harman sürerdik. Harmana yayılmış ekin saplarıüzerindeçakmak taşı döşeli döven ile saplar iyice ezilene kadar gözümüzün biri öküzlerin salınacağı belirten öğle taşında döner durur, bir taraftan da öküzlerin pisliği ekine düşmesin diye carut yetiştirirdik.  Dövene binmek kadar, harman savrulurken makinanın üzerine çıkmak da hoş olurdu.

 

                     Dut, elma, kayısı, şeftali ...  Derken üzümlere alaca düşer. Asmanın arasında çiyden buğulanmış salkım salkım ince kabuklu; dıkmık, küllü beyaz, küllü gara, vartenik beyazı, kuşüregi, hatun parmağı, şam üzümü,  ...  ve daha nicesi görücüye çıkmış gibidir. Taze taze dalından koparılarak yenmek için ayrılanların dışındaki üzümlerin sıkılmak sureti ile çıkarılan şırası kaynatılarak önce pekmez, sonraki ağızlarda nışasta veya özel marn toprağı katılarak malez, pestil;  maleze buğday kırığı katılarak goşdik ile badem ve ceviz dizilerinin maleze batırılması ile irocik ve üzümün son ağızından genellikle özel reçel kabağı ile kış reçeli yapılırdı. En son da marındosi ve kışlık gibi üzüm cinsleri küllü suya batırılarak salkım halinde asılmak suretiyle kurutulup çemiç yapılır veya merekte otların arasında taze olarak saklanırdı.Bütün bu yemişler uzun kış gecelerinde sohbet ve eğlencenin arkadaşıdır. Hatta baharda bağ budama ve sarma için çalışanlara da kuşlukluk olarak ikram edilirdi.

 

                              Ağustos ve Eylul ayları genellikle düğün mevsimidir. Hem hasadın yapılıp harmanların bitirilerek işlerin hafiflemesi hem de sebze ve meyvelerdeki bolluk açısından düğünlerin bu aylarda yapılması, katı kural olmamakla birlikte alışkanlık haline gelmiştir.

                    Düğün köyün genç kızları için bir hafta önceden başlar. Okuntu ile davet edilen hanımlar her akşam kız evinde tef eşliğinde oyunlar oynar. Burada oynanan oyunlar daha çok ;

                              

                    “ Bahçeye indim de taş bulamadım

                       Bir yüzük yaptırdım kaş bulamadım

                     Dünyayı elekten geçirdim ama

                     Kendime münasip eş bulamadım “

                   ............

 

                   “ Meşenin tepesinden

                     Nişan alırım nişan

                     Kız ben seni alacam

                     İpek peştamal kuşan “

                   .............

 

                  “    Böyük cevizin dibi

                         nana gülüm nana yar

                        Ne bakarsın el gibi

                          nana gülüm nana yar

                        Soyun da gir koynuma

                          nana gülüm nana yar

                    Kendi helalın gibi     

                           nana gülüm nana yar “

                                  .............

                “ Dut ağacı boyunca

                              hooy nana  nay

                       Dut yemedim doyunca

                              hooy nana  nay

                         Şen galasın İstanbul

                                hooy nana  nay

                      Yar görmedim doyunca

                                  hooy nana  nay ”

                           “ Arkeklerde iki çırmar bağım var

                               Gurbet elde ela gözlü yarım var “

                                 ................

                          “ Bahçeye indim ki gülleri derem

                              Gül bahanesiynen yarimi görem

                               Yarimi görem de canımı verem

                                Dolanam,dolanam, boynaan

                                  Sen uyu ki ben uykudan uyanam “

                                                                      

                                                                                              gibi türkülü oyunlardır.

 

                    Köyde düğünler Salı–Perşembe  ya da Cuma–Pazar olmak üzere üç gün/iki gece sürer. Birkaç gün önceden köy baştan aşağı temizlenir. Bir harman , dam veya genellikle de Makkuf düğün alanı olarak hazırlanır, süslenir. Ayrıca bir misafir odası hazırlanır. Düğün sahiplerinin yakınlarından birer vekil tayin edilir ki düğün töreninin düzen ve yürütülmesinden sorumludurlar ve her şey onlardan sorulur. Ayrıca ahçı, çaycı, teşrifatçı, vb. görevlendirilir.

 

                    Düğünün ilk günü köyün gençleri içindir. Öğleden sonra çalgıcılar gelir. Bunlar klarnet ve davuldur. Hatırlayabildiğim elli yıllık süre içinde bu işi en iyi yapanlar Tuğlu köyünden Mehmet Aksoy ve Başekrek’li İmanım Ahmet Yazıcı’dır. Çalgıcıların gelişini takibeden görevliler yoldan onları karşılar, önde çalgı arkada karşılayıcılar karşılama havası ile köye gelip düğün alanına inilir. Kısa bir dinlenme molasından

 sonra fasıl başlar.

 

Kavuşmuşum sılaya gene;

İçimde bir mutluluk,

Gönlümde bir huzur ...

Eski bir film şeridi çocukluğumdan;

Bir düğün akşamı ...

Makkuf’ta halay kurulmuş da gene

Koca dutların gölgesinde ...

Barbaşındaki de babam mı ne !

Çalgıcılar da hazır

Davulcu Memmet’le İmanım Ahmet.

Bildiğim en iyi ikili ...

Gözler Barbaşına dikili,

Kulaklar davulun tokmağında ...

Haydi İmanım dokun incecikten gırnatana da

Ağır aksak Tekayak’tan.

Davulcu vuur davukla

Başlasın düğün alayı.

Davul sesi gönlümüzde gümlesin

Yer inlesin dizlerimizde ...

Gençler coşkuyla dönsün

Yiğitler çeksin halayı ...

 

                   Oyuna mutlaka Tekayak’la başlanır; daha sonra sırası ile İki ayak, Süpürgesi Yoncadan, Eğin Kınası, Sinanlı gibi ağır oyunlardan sonra  Sıklama, Gecegü oyunları oynanır. Tırnana, Tamzara, Eski Hora, Hayriye, Çayda Çıra, Meşenin Tepelisi, Dut Ağacı, Hostanın Bademleri, Temürağa, Karsın Kalesi ve benzeri yarı hareketli oyunlardan sonra Havaçor, Hırponi, Keçeke ve Kasap gibi hareketli havalarla fasıl sona erer. Oyun düzenini geçişleri klarnetçi ayarlar; davulcu da arada bir ortada oyuna katılarak bar başına yardımcı olur. Halayın başını çeken oyuncu en az bir tur dönmeden elinden mendil alınması uygun görülmez.

 

                        İkinci gün kına günüdür. Komşu köylerden konuklar gelir. Köye yaklaşınca geldiklerini bildirmek için silah atarlar; karşılık olarak köyden de

                        “ Buyurun  “  anlamında bir el silah atılır. Çalgı ile karşılanan misafirlerden hanımlar düğün evine, erkekler de düğün alanı veya odasına indirilir. Böylece bütün konuklar karşılanır ve öğleye kadar da bu iş biter. Bu arada fırsat buldukça fasıl da devam eder.

 

                        Öğleden sonra kınaya iştirak edecek kadın ve kızlar düğün evine toplanır. Seyman denilen kına alayı köyün etrafından dolaşarak kız evine gitmek üzere yola çıkar. Önde at üzerinde damadın vekili, arkada erkek konuklar ve en arkada da rengarenk ipekli çarşafları ile hanımlar arka arkaya dizilerek atlı veya yaya yola çıkılır. Yolda çalgı devamlı olarak,

 

“ Yine şafak söktü sunam uyanmaz

   Hasret çeken gönül derde dayanmaz

   Çağırırım sunam sesim duyulmaz

   Uyan sunam uyan derin uykudan ...”

   ...........

“ Şu dünyada üç şey vardır sevilir

   Biri ana , biri baba,

            Yar daa vaaar, yar daa vaaaaaar amaan ...”

 

                                               ve benzeri yol havaları çalar. Kız evine varılınca kadın ve erkekler kendileri için hazırlanmış odalara  indirilir. Bir kahve molasından sonra erkeklere ait odada; İnciler kelep kelep, Hamamın kapısı,  gibi oyunlardan oluşan oda faslı yapılır. Kadınlara ait odada ise geline kına yakılır. Bu arada gelini ağlatmak adettir. Odanın ortasında bir iskemleye oturtulan gelinin etrafını saran genç kızlar bir taraftan gelinin eline kına korken diğer taraftan da;

 

“ Getirin gelini yakak kınasın

   Yarın terk edecek baba hanesin

   Çağırın ki gele hanım anasın

     Dostlar amin deyin, hayırlı ola ... “

   ..............

“ Altın tas içinde kınam ezildi

   Gümüş tarak ile zülfüm çözüldü

   Benim yazım yad ellere yazıldı

    Doldur pınar doldur, ben gider oldum

    Annemi babamı terk eder oldum  “

                                  

                gibi gelin ağlatma türküleri söylenir. kına işlemi ve gelin ağlatma bittikten sonra gelin ,

 

“ Atladı geçti eşiği

   Sofrada kaldı kaşığı

   Büyük evin yakışığı

    Şen babam, evin şen olsun

    Ben giderim haberin olsun “  

                                  

                                                            türküsü ile odasına götürülür.

 

                        Daha sonra seyman alayı aynı şekilde geri döner. Bu arada hazırlanmış bulunan düğün yemeği yenildikten sonra bu günün programı sona erer ve istirahat edilir.

                       

                        Akşam kına gecesidir. Düğün alanında toplanılarak yapılan birkaç fasıldan sonra kına konulmak üzere damat sağdıcın kolunda ortaya getirilir. İlk denemede elini açmaz. Sağdıcın tek tek çağrılaması ile önce anne babası daha sonra diğer akrabaları hediyelerini verdikten sonra damadın eline kına konur. Daha sonra da arzu eden davetliler eline kına koyar.

 

                        Kına konulmasından sonra damat sağdıcın kolunda halayın başına geçer ve elinde mum tepsisi ile Eğin Kınası oynanır; damat birkaç adım attıktan sonra oyundan çıkar, ardından da tüm konuklar kına halayına katılır.

                       

                        Eğlencelerin bitiminde bütün konuklar köylüler tarafından paylaşılarak yatıya götürülür.

 

                        Üçüncü gün gelin günüdür. Sabah çalgıcılar düğün evinin damında;                                                                

                        “ Sabahın seher vaktinde aman

                          Oturmuş kahve içer

                            Bir elinde altın makas aman

                             Yarine kaftan biçer

                             Bir selama kail oldum aman

                          Onu da vermez geçer

   Bu güzellik sana bana kalmaz aman

    Geleceksen gel şimdi ...”

 

          ve ardından;

 

                                    “ Bir seher vaktinde indim bağlara

                                       Bülbül figan eder gül yaresidir.”

 

                                                                                  türküleri ile konukları uyandırır.

 

                        Kahvaltıdan sonra bütün konuklar çalgı ile toplanarak düğün evine getirilir.

                        Düğünün üçüncü günü kuşluk zamanı çalgı eşliğinde damat traşı yapılır

 

                        Öğleden sonra gene Seyman alayı düzülür. Alayın en arkasında gelinin bineceği atta kucağında  kız tarafına gidecek hediyeler olmak  üzere oğlan tarafının vekili vardır. Kız evinde erkekler odada fasıl yaparken kadınlar da gelini hazırlar. Bir taraftan da halay ;

                       

                        “ Biz geline gelmişükdür

                           Almeyince gider miyük

                           Sarmeyince gider miyük

                            Yıkın şunların evini

                             Alın içinden gelini “

                                                                      

                                                           türküsü ile devam etmektedir.

                       

                        Gelin hazırlandıktan sonra çalgı kız evinin kapısında çalmaya başlar;

 

                        “ Kızardı kayalar, al giydi dağlar

   Yeşil yaprak ile bezendi bağlar

    Anadan ayrılan ah edip ağlar.

      Doldur pınar doldur, ben gider oldum,

        Anamı, babamı terk eder oldum. “

 

                               Bir taraftan da kadınlar evden çıkarak seyman düzülür. Gelin annesi, babası ve diğer akrabaları ile vedalaşır, ata bindirilir. Atın başını erkek kardeşi çeker, iki yanında da amcası, dayısı veya çok yakın iki büyüğü gider ve en arkadaki hayvana da gelinin çeyiz ve eşyaları yüklenmiştir. Çalgıcılar yol boyunca yol havaları çalar ve özellikle de;

 

                               “ Köprüden geçti gelin

                                  Saç bağın düştü gelin

                                  Eğlen ki ben de gelem

                                  Yüregim şişti gelin “

 

                                                           türküsü çalınarak alay giderken bir taraftan da silahlar atılır.

 

                        Damat evinde de hazırlıklar vardır. Damat sağdıcı ve yakın arkadaşları ile dama çıkar. Gelin damat evinin önüne geldiği sırada çalgıcılar gelin indirme havasını çalar; damat ağzı beyaz bir mendille örtülü olarak özel olarak hazırlanmış elmayı gelinin başına atar ve ayrıca çerez saçar. Attan inen gelin elinde kuran ile kaynana tarafından karşılanır, ağzı tatlandırılır, odasına çıkarılır. Gelinin indiği ata bu kez kardeşi biner ve Köroğlu havası eşliğinde atı ile evin önünde gider, gelir, bahşişini aldıktan sonra çalgılar susar. Daha sonra yenilen genellikle keşkek, pilav ve sütlaç veya helvadan müteşekkil düğün yemeğini takiben konuklar yol havaları eşliğinde uğurlanır en sonra da  ve çalgıcılar köyden  ayrılır.

 

                        Ertesi gün gelinin kadın akrabaları hazırladıkları helva tepsileri ile gelini görmeye giderler; buna göre genir. Yolda köyün gençleri yolu keser; kendileri için  hazırlanmış tepsiyi aldıktan sonra yol açılır. Damat evinde gelinin yüzü açılır, önce kaynanası ve annesinden başlamak üzere el öper, çeyizi görülür ve bahşişi toplanır. 

                       

                                   Düğün de bu şekilde sona erer.

 

                       

                        Köylü gaz, tuz, giyecek, ayakkabı, tütün , vb. gibi ihtiyaçlarını eşek veya katırına yüklediği dut, ceviz, peynir, yağ, ... daha çok da odunu satmak suretiyle karşılığında ya kasabadan ; ya da köye kadar gelen satıcılardan temin eder. Daha çok harman sonundan itibaren her türlü malzemenin temin edildiği çerçi ( hırıçci ) Hasan Efendi ile manifatura malzemesi satan Kesimoğlu gelir. Hele sonuncusu tezgahını Cami önüne veya Boyacıgil’in kapıya kurar, köyde çığırtkanlık yapmaya çıkar;

 

                        “ Yandım alamadım

                           Para bulamadım

                           Eltim aldı

                           Ben alamadım

                                               Pırtici geldi haaaaa  !.... “

 

                        Daha sonra yemenici ( ayakkabı tamircisi ) Şeytan Mısdik, arkadan kalaycı gelir. Kalaycı Vahap Dayı koca körüklü tezgahını Makkuf’a kurar; çırağı Deli Recep’e verdiği ;

                       

                        “ – Hıııı  ...”

                                         ..........

                                   “ – Yavaaaaş ....”

 

                                                                  komutlarıyla çalıştırdığı körükle ısıttığı kapları nışadır ve dere kumu ile temizleyerek kalaylar, pırıl pırıl yapardı.

 

                       

                        Eylül ayında bademler, Ekim’ de de cevizler çarpılır. Cevizler çarpılıp toplandıktan sonra kalanları deyinler tarafından yenmeden veya toprağa gömülmeden önce çocuklar tarafından ceviz oynamak üzere toplanır. En çok da Cami’nin boğazında toplanılarak önce sıra tesbit edilir. İlk davranan ,

                        “ - Öncü’yüm “

                                                       diye bağırır ki bu onun ilk defa oyuna başlayacağı demektir.Daha oyuna devam edecekler sırası ile ,

                        “ - Önardı “

                        “ - Angırik “

                        “ - En angırik “

                                                           diyerek sıralarını tesbit ederler.

 

                       

 

Bu arada bulgur kaşlanır- kurutulur. Kışlık odunlar hazırlanır. Yaprak kırılıp mereklere basılır. Değirmende un öğütülür, döğme döğülür; etlikler kesilir, kavurma yapılır;  bulgur çekilir.

 

                        Köyün en önemli yemeklerinden biri de bulgur pilavıdır. Bundan dolayı bulgurun hazırlanması da özel bir folklorik değer  taşır. Yıkanmış, temizlenmiş bulgurluk buğday ( menceki ) önce yıkanır, kurutulup elendikten sonra köyün kızları bulgur çekilecek evde toplanır. Bir taraftan elle çevrilen taşta bulgur çekilir diğer taraftan da ;

 

                        “ Taşın eli kısadır

                                      Basdık beni susadır

               Eğer basdık gelmezse

                           O da bize tasadır “

                                       ........................

                        “ Taşımız ağır oldu

                           Kollarım yağır oldu

                                      Sana deyim keyvani

                                      Kulağın sağır m’oldu  “                                  

                                                           türküsü söylenir.

                       

                        Bulgur çekilirken oğlan anaları oğullarına kız beğenir, delikanlılar güya gizlice yavuklularını seyreder, yeni yeni sevgiler filizlenir. Hep de maniler söylenir;

                   “ Çekmecemin kilidi

                      Üstünü toz bürüdü

                      Alacaksan al beni   

                                      Cahil ömrüm çürüdü   “

                            ............................

                         “ Ekin ektim yerlere

                           Yoldurmadım ellere

                           Tanrım beni nasip et

                           Kaynanasız evlere   “

                            ..........................

                        “ Karanfil usta beni

                           Sen ettin hasta beni

                           Garip bülbüller gibi

                           Kafeste besle beni  “

                           ..............................

                        “ Başına fes vurmuş, ardı gakmalu

                           Yigit sevdügine altun dakmalu

                           Al geydürip usul buya bakmalu

                           O da her yigidın harci degüldür.

 

                        “ Taşa ektim naneyi

                           Kapatamam haneyi

                           Oğullar eve gelir

                           Yola vurmaz anayı  “

 

                        Hazırlanan bulgurun ilk ağızından  Taş pilavı yapılır ve orada yenir. Bulgurun dügürce denilen ufağı çorbalık olarak ayrılır. Kışın sabah çorbası niyetine bulamaç olarak hazırlanır ve kızgın  tereyağı dökülmek suretiyle yenir.

 

                        Gurbete gidecekler de bu aylarda yol hazırlığına başlarlar. Arazi yapısının elverişsizliğinden köyde yeterli gelir elde edilememesi sebebiyle asırlar boyunca insanımız geçimini gurbetten sağlamak zorunda kalmıştır. Köyden ayrılan erkek birkaç yıl genellikle İstanbul veya Ankara’da çalışarak kazandığı ile köye gelir bu süre içinde kazandığını harcadıktan sonra gene gurbet yollarına düşer. Bunun için Eğin türkülerinin çoğu gurbet ve hasret üzerinedir.

 

                        “ Gider oldum tedarikim görüldü

                           Gitme diye yar boynuma sarıldı

                           Bizim nasip gurbet ele verildi

                           Giden gelir, ölen gelmez demişler.  “

                           ..........................................

                        “ Tez gel ağam, tez gel; olma muhannet  

                            Gurbeti icat eden görmesin cennet “

 

                        Bu gurbet ve hasret teması oyun havalarında bile vardır.

 

                                    “ Gurbete gidişimdir

                           Gonca gül derişimdir

                           Eğil ki bir yol öpem

                           Belki son görüşümdür.  “

                                       .........................

                        “ Ekin ektim hozana

                           Botdik boylar uzana

                           Yari gurbete saldım

                           Beşibirlik kazana “

 

                        Bazan da gurbete giden yıllarca dönmez. Hatta yeniden evlenmiş, gurbette kendine yeni bir dünya kurmuştur; eşine durumu anlatmak ister.

 

                        “ Fırat’a söyleyin bu yıl akmasın

                           Akıp akıp yüreğimi yakmasın

                           Benden selam edin nazlı geline

                                      Dönüp dönüp yollarıma bakmasın “

 

                        Uzun yıllar beklemiş, gözleri yollarda kalmış olan eşi inatla bekler;

 

                        “ Yüce dağ başının ince dumanı

                           O yar ısmarlamış kessin gümanı

                           Kesmem gümanımı yar gelmeyince

                           Gözlerimden kan gelmeyince “

 

                                               ya da temelli isyan eder;

 

                        “ Yüksek ayvanların serin köşesi

                           Kırıldı gönlümün billur şişesi

                                      Ve dahi olsan da Mısır paşası

                           Çağımda gelmedin istemem seni “

 

                        Güz aylarında ilk karlar düşene kadar ekin ekilir, herk edilir. Hemen her evin bir çift öküzü vardır. Tek öküzü olan veya çift sürecek kimsesi olmayanlar hayvanlarını birleştirerek Erzingeç olarak müşterek hareket ederler.

 

                        Bu arada hanımlar arasında kurulan bir ortaklıktan da bahsetmek isterim. Yeterli süt hayvanı olmayan aileler birbirleri ile süt ortaklığı yaparlar ki buna “Hap” denir. Sağılan sütler belli sürelerde birbirlerine verilir. Bu takas sırasında hep aynı kap kullanılır ve haz denilen kısa bir çubuk ile ölçülüp süt seviyesi işaret edilir ve sütü veren tarafından bir makbuz gibi saklanır. Süre sonunda çeşmede kaplarına haz ile ölçülerek su ile doldurulmak ve birbirlerinin kabına boşaltılmak suretiyle hesap görülür.

 

                        Artık bütün işler bitmiş, okullar da açılmıştır; çocuklar okula, büyükler evlere toplanır. Kadınlar evin gündelik işlerinden sonra veya akşamları bir evde toplanırlar; bir taraftan yemiş yenilip sohbet edilirken biz çocuklar gruplaşarak ders çalışır; dersimiz bitince de birbirimize bilmeceler sorar, tekerlemeler tekerlerdik. Halen aklımda kalan ve karşılıklı olarak söylenen bir tanesi şöyle idi :

 

                        “ -Tandır kızdı mı ?

                                               -Kızdı                         

                           -Ekmek pişti mi ?

                                    -Pişti

                           -Benim payım nerde ?

                                               -Rafta

                           -Rafta yok

                                               -Dolapta

                           -Dolapta da yok

-Kedi aldı dutun başına çıktı     

                           -Dut n’oldu ?

                                               -Balta kesti

                           -Balta n’oldu?

                                               -Suya düştü

                           -Su n’oldu ?

                                               -Öküz içti

                           -Öküz n’oldu ?

                                               -Dağa kaçtı

                           -Dağ n’oldu ?

                                               -Yandı bitti kül oldu

                           -Oooooooooooooooo

                                               -Ooooooooooooo

 

                        Bütün oyunlarımız bittikten sonra en iyi masal anlatan kim ise boynuna sarılır;

                       

                        “ - N’olur Nazire bibi, bize hekiya anlat “

                        “ - Balböyrek’i anlat “

                        “ - Dıgıl’ı anlat “

                                                                       ya da,

                        “ - Kurukafa’yı anlat “

                        “ - Tahir ile Zöhre’yi anlat”

                        “ - Garip’i anlat “

 

                                                           diye yalvarırdık. O da bizi fazla üzmeden anlatmaya başlar, hatta arada bir türkülerini de güzel sesi ile avazı ile söylerdi.

                       

                        Bu arada bir tekerlemeli oyun hatırlıyorum.

                        Baş ve işaret parmaklarımızla birbirimizin elinin üstünden tutar aşağıdaki tekerlemeyi söylerdik;

                       

                        “ Bıdı bıdi dadandi

                                       Bir ağaca dadandi

                                      Hala yoğurt getürdi

                                      Pısik burnini baturdi

                                      Pısik burnun gırıla

                                      Minareden asıla

                                      Minare bıçak bıçak

                                      İçinde demir ocak

                                      Demir ocağın kilidi 

                                      Bize gelen kimidi

                           Bir botdik gariyidi

                           Elma verdim yemedi

                                      Saggız verdim çiğnedi

                           Kuyruğundan tuttum ooynadı

                                      Oooynaadı da ooooynadııııı ...  “

                                              

                        Köyde kahve olmadığı için – hala da yoktur ya – erkekler sıra ile yakılan odada toplanırlar, veya ava giderler. Bu toplanmalarda çocukların yeri ev olmakla birlikte su vermek veya ateş tutmak için iki çocuk odada nöbetçi olurdu. Odalarda sohbet konusu genellikle gurbet ve av hikayeleri ile eskiden yaşanmış olaylardır. Bu arada oda sahibinin ikramı olan çaylar-kahveler içilir, yemişler yenir, yüzük, ve benzeri gibi oyunlar oynanır. Kaybeden taraf annesine, eşine ve  kaynanasına yemiş karşılığında satılır; eğlence de bu şekilde devam eder.

 

                        Arada bir avcılar toplanarak domuz, ayı, kurt gibi vahşi hayvan avına çıkılır ya da topluca tavşan avlanarak herfene yapılır. Bu eğlenceye komşu köyler de davet edilir. Av eti yanında marifetliler kadayıf keser, kızartılarak yenilir.

 

                        Belli aralıklarla damlarda biriken kar kürünür sokaklarda toplanır sonra da sokaklar temizlenir. Yoğun kar yağdığı zamanlarda kürünen karlarla sokaklar dolar; içinde yaptığımız tünellerde yürürdük. Koltuğumuzun altında yakacak odunumuz, okula gidene kadar ıslanır sobanın arkasında kurunurduk. Teneffüslerde kardan adam yapar , kartopu oynardık.

 

                        Gene günler geçer, kış ayları sonunda tabiat ana uyanır. Cemreler düşer, Mart dokuzu da denilen Nevruz gecesi dilek tutularak ayaza konulan üzüm, elma, nar gibi evdeki son meyvalar da dualarla yenilerek yeni yıl selamlanır.

 

                                                                                                         

                                                                                                                                                       İstanbul, 1997

TACİN ERSOY

Aksöğüt ( Halmüge )

0532.784 90 91

 

 

 

 


outdoor, kajaking, seakajak, cycling, trekking, rafting


Kemaliye_Evleri

Kemaliye Resim Galerisi (Kaynak: Lütfi Özgünaydın)

Lütfi Özgünaydın

Kemaliıye Ev Resimleri

Üyelikler

 

 

Avrupa Tarihi Kentler Birligi


Apçağa Fırını (Kaynak: Eğinli)


Kemaliye'ye nasıl ulaşılır?

Kemaliye'ye Nasıl Ulaşılır?

 

 

 

Faydalı Linkler


Anasayfa | Kemaliye'de Evler ve Kapılar | Kemaliye Tarihçesi | Kemaliye Adı | Evlerin Özellikleri | Evde Gündelik Yaşam | Ev Resimleri | Ulaşım ve Konaklama
Genel Olarak sorularınız için: evler@kemaliye.net adresine email atınız.

BU SiTE BiR KiT DESIGN YAPIMIDIR. HOSTING SPONSORU KeskinMavi.com

Son güncelleme: 11/30/10.