|
ANI NOTLARI |
1997 |
|
K Ö Y ‘ D E H A Y A T (
Ç O C U K L U Ğ U M )'DAN ALINTI |
TACİN ERSOY |
|
KÖY DÜĞÜNLERİ
(Lütfen izinsiz
kopyalamayınız!) |
ÖN YAZI
Sevgili dostlarım
Çocukluğumu
yaşadığım aksöğüt köyündeki yaşamın bir yıllık zaman
dilimini anlatmaya çalıştığım ve köy düğünleri ile
ilgili bazı motifleri de içeren küçük bir
araştırmamı grup ile paylaşmak istedim.
Sevgi ve
saygılarımla
TACİN ERSOY
Aksöğüt ( Halmüge
)
0532.784 90 91
K Ö Y ‘ D E H A Y A T ( Ç O C U K L U Ğ U
M )
Doğu’da bir köy var kardeşim .
Sırtını Kızıltepe’ye yaslamış,
Yüzü Munzur’a doğru ...
Hatırlaman gerek beni
ve O köyü...
Çocukluğumuz birlikte geçti
Ortak anılarımız diz boyu ...
Çocukluk yıllarımı Aksöğüt’te yaşadım.
İlkokulu bitirdiğim on bir yaşıma kadar köy havasını
kokladım, suyunu içtim... Okul zamanı dışında,
tatillerde; kırlarda gıdik otardım, döven üstünde
harman sürdüm, derede balık tuttum. Bu bölümde
anlatılanlar o günlere, köyde kırk elli yıl önceki
yaşamla ilgili çocukluğuma ait ve daha çok da
nostaljik anlatımlardır.
Baharla birlikte tabiat ana canlanır.
Erimeğe başlayan karların arasından önce kardelenler
çıkar; arkadan nergisler, sümbüller, marhoşaflar
sürgün verir; en sonra da bin bir rengi ile lale ve
navrozlar gelir. Biz de her gün okul çıkışında yeni
bir çiçeği aramaya çıkardık. Kar çiçeklerini,
nergisleri, sümbülleri annelerimize, ablalarımıza,
öğretmenimize sunmak üzere denet yapar; özellikle
navrozlara ayrı bir özen gösterirdik. Ayrıca
nevrozların taç yapraklarını yemek bize ayrı bir
zevk verirdi.
Okulumuz tek derslikli beş sınıflı bir ilkokuldu.
Yaramazlığımdan bizar olan ev halkının ısrarı ile
kayıt yapmak zorunda kalan ilk öğretmenim Mehmet
Salih Alpaslan büyükbabamla bir olup beni lamba
iskemlesine çıkarır
“ Büyüyünce mühendis olacağım
Fırat’ın üstüne köprü kuracağım”
diye kendi düzenlediği
şiiri okuturdu. Yıllar sonra mühendis oldum ama
köprüyü kuramadım. Ancak elli yıl sonra Fırat’ın
üstüne kurulan hasret köprüsünün açılışında ilk
öğretmenimle birlikte hazır bulunmak gurur ve
mutluluğunu yaşadım.
Her yıl 23 Nisan’da mutlaka okulla
kıra çıkardık. Çukur’a, Hinkah’a, Başbeyin’in
mağarasına... Hatta bazen komşu köylere; Başpınar’a,
Konsar’a ( Kutluca ), Hüdü’ye ( Tuğlu )
....Bilhassa yakın ilişkiler içinde olduğumuz Hüdü
( Tuğlu ) köyü ile müştereken derede toplanır yahut
da Başköy’e giderdik. Tören sonrasında birdirbir,
uzuneşek oynar; kaşıkta yumurta, yoğurt yeme, ip
çekme, çuval yarışları yapardık. Gene 23 Nisan’larda
sergileyeceğimiz müsamerelere günler öncesinden
hazırlanır, işi köyler arasında bir yarış haline
getirirdik.
Arkadan önce koyunlar, daha sonra
keçiler yavrular... Çobanın heybeye koyarak
getireceği yavruları sevmek için Harmanbağı’nda
beklerdik. Hele bizim keçinin yavrusu da varsa
içlerinde keyfimiz tam olurdu. Ahırda yerel deyimle
gıdik denen oğlaklar için yapılmış özel bölmeden
dışarı çıkmazdık onları seveceğiz diye...
Tenebeh’ler, arnıbeşik’ler, gogoş’lar, kolik’ler
kucaklarımızda bazen oracıkta uyuyakalırdık. Birkaç
ay sonra okul tatil olunca oğlakların sürüye
katılana kadar otlatılması çocukların esas
görevidir. Genellikle birkaç arkadaş oğlaklarımızı
birleştirir beraber hareket ederdik. Oğlaklar
yayılıp otlarken bizler birbirimize masallar
anlatır, kuzukulağı toplar, oyunlar oynardık. Onları
bir araya toplamak için;
“ Gıdigim mavi,
Mercan tavi,
Gel oy oy oooooy...........”
diye bir
tekerleme türkü söyler, onların hoplaya zıplaya
yanımıza gelmesi bizi hesapsız derecede mutlu
ederdi. Köye en yakın mer’alar, çocuklar arasında
pay edilmiş gibi idi. Yukarı mahallenin çocukları
oğlaklarını Tımzırik, Bağlar, Ovitler, Begişar,
Sırnapos civarında otlatır; aşağı mahalledekiler de
Tandırmağra, Hinkah, Başbeyin, Kavaklık, Öğletaşı’na
giderdi. Aramızda rekabetten doğan bazı kavgalar da
olurdu. Bir kez biz Sırnapos’ta onlar Şehrioğlu’nda
çıkan bir kavgada bizden epeyce kalabalık olan aşağı
mahalle çocuklarından yediğimiz dayağı hala
hatırlarım.
Çocukluk hali... Ettiğimiz bütün kavgalar hemen
orada unutulur; ertesi gün beraberce gölde çimer,
çay taşından bir mermerci ustalığı ile meç yapar,
derede balık avlar, sonra hangi bahçede varsa (bazen
kendi bahçemize) meyve hırsızlığına giderdik. Her
meyvanın ilk alacası yani turfandası çocuklar
tarafından keşfedilir, sonra da diğer çocuklara
bildirilir
Bu arada bir meyve alacası anımı hatırladım.
Büyükbabamın merakı sebebiyle
bahçelerimizde her meyveden bol ve değişik cins
olarak bulunurdu. Bir gün yeni meyve veren fidandan
bir erik koparıp yedim. Akşam üzeri büyükbabam eve
çok sinirli olarak geldi ve gene asabi bir şekilde;
“- Teresler... yeni fidandan erik
koparmışlar.” dedi
O güne kadar alıştığımız üzere
evimizde - hele bana – yiyecek ve meyva konusunda
hiçbir kısıtlama olmadığı için biraz da
yadırgayarak;
“- Büyükbaba, o eriği ben yedim”
dedim
Büyükbabam önce
durakladı, sonra da sakin, sevecen ama ciddi bir
ifade ile,
“- Evladım, o fidan bu sene ilk defa meyve
verdi ve o yediğin erikte bütün ailenin hakkı vardı.
Sen yalnız başına herkesin hakkını nasıl yersin”
dedi
Gerçekten daha sonraları
büyükbabamın ilk meyvesini veren bir erik, bir elma,
hatta bir kiraz ağacından kopardığı bir tek meyveyi
evde kaç kişi varsa o kadar dilime ayırıp herkese
yedirdikten sonra,
“- Artık serbest ... “
dercesine
sevgi ve övünçle arkasına yaslanmasını gururla ve
biraz da utançla anımsarım.
Köyde bahçeler
dışındaki dut ağaçları hayrattır. Bir hayır sahibi
ağacı diker, büyüyene kadar bakımını yapar; ki
herkes özellikle çocuklar yesin. Artık eskisi kadar
var mı bilmem ama biz de bu dutları yemek suretiyle
hayır sahiplerinin sevabını artırırdık. Dalından
kopararak yediğimiz Eğin dutları ile Angutların tadı
unutulamaz. Hatta onlara alışmış olduğumdan olsa
gerek köyden başka yerde taze dut yiyemiyorum.
Dutlar olgunlaşınca ilk ağızları
valalara sallanır, kaynatılarak pekmez ile şıraya
özel toprak veya nişasta katılarak malez ve
çarşaflarda güneşte kurutularak pestil yapılır.
Malez yapılırken söğüt veya kavak kabuğundan özel
olarak yaptığımız kaşıklarla kazan başına
toplanırdık.
İlkbahar ve yaz aylarında
poturduk sapından patlangaç, zirbot ve kiraz
dallarından yapılan yay ve karaçalı sürgünlerinden
yaptığımız oklara teneke uç takar oynardık. Söğüt
dallarından düdük yaparken söylediğimiz
“Düllü düllü düllistan
Derelerde su verem
Tepelerde tuz verem
Ebemgilın Salehik
Salehikden balehik
İki külek süt getür
Biri sana, biri bana çık da
gel
Çıkmaz isen başın gözün
yararım
Asmacukdan asarım
Kesmecükden keserim
Bir yan, iki yan, üç yan, ...
beş yaan .... sahtiyaaaan
...
şeklinde bir tekerlememiz de vardı.
Oğlaklar davara katılınca
aylaklık günlerimiz başlardı. Derede göl yapar
çimerdik. Dere boyunca balık tutar; tuttuklarımızın
bir kısmını öğle yemeği için bahçelerde pişirir,
kalanını eve getirirdik. Bazan hızımızı alamaz Hüdü
derelerine , hatta Fırat’a uzanırdık.
Akşam üstleri ,
Çelik – değnek oynardık
Harmanbağı’nda ...
Sığır gelince merkeplere
binerdik.
Sıcaktan bunalınca
bedenlerimiz
Gün olur Danzutlar’a çıkar;
Gün olur
Fırat’ın serin
sularında çimerdik
Ekin
zamanı aylaklığımıza ara verir harman sürerdik.
Harmana yayılmış ekin saplarıüzerindeçakmak taşı
döşeli döven ile saplar iyice ezilene kadar
gözümüzün biri öküzlerin salınacağı belirten öğle
taşında döner durur, bir taraftan da öküzlerin
pisliği ekine düşmesin diye carut yetiştirirdik.
Dövene binmek kadar, harman savrulurken makinanın
üzerine çıkmak da hoş olurdu.
Dut, elma, kayısı, şeftali ...
Derken üzümlere alaca düşer. Asmanın arasında çiyden
buğulanmış salkım salkım ince kabuklu; dıkmık, küllü
beyaz, küllü gara, vartenik beyazı, kuşüregi, hatun
parmağı, şam üzümü, ... ve daha nicesi görücüye
çıkmış gibidir. Taze taze dalından koparılarak
yenmek için ayrılanların dışındaki üzümlerin
sıkılmak sureti ile çıkarılan şırası kaynatılarak
önce pekmez, sonraki ağızlarda nışasta veya özel
marn toprağı katılarak malez, pestil; maleze buğday
kırığı katılarak goşdik ile badem ve ceviz
dizilerinin maleze batırılması ile irocik ve üzümün
son ağızından genellikle özel reçel kabağı ile kış
reçeli yapılırdı. En son da marındosi ve kışlık gibi
üzüm cinsleri küllü suya batırılarak salkım halinde
asılmak suretiyle kurutulup çemiç yapılır veya
merekte otların arasında taze olarak
saklanırdı.Bütün bu yemişler uzun kış gecelerinde
sohbet ve eğlencenin arkadaşıdır. Hatta baharda bağ
budama ve sarma için çalışanlara da kuşlukluk olarak
ikram edilirdi.
Ağustos ve Eylul
ayları genellikle düğün mevsimidir. Hem hasadın
yapılıp harmanların bitirilerek işlerin hafiflemesi
hem de sebze ve meyvelerdeki bolluk açısından
düğünlerin bu aylarda yapılması, katı kural
olmamakla birlikte alışkanlık haline gelmiştir.
Düğün köyün genç kızları için bir hafta
önceden başlar. Okuntu ile davet edilen hanımlar her
akşam kız evinde tef eşliğinde oyunlar oynar. Burada
oynanan oyunlar daha çok ;
“ Bahçeye indim de taş bulamadım
Bir yüzük yaptırdım kaş bulamadım
Dünyayı elekten geçirdim ama
Kendime münasip eş bulamadım “
............
“ Meşenin tepesinden
Nişan alırım nişan
Kız ben seni alacam
İpek peştamal kuşan “
.............
“ Böyük cevizin dibi
nana gülüm nana yar
Ne bakarsın el gibi
nana gülüm nana yar
Soyun da gir koynuma
nana gülüm nana yar
Kendi helalın gibi
nana gülüm nana yar “
.............
“ Dut ağacı boyunca
hooy nana nay
Dut yemedim doyunca
hooy nana nay
Şen galasın İstanbul
hooy nana nay
Yar görmedim doyunca
hooy nana nay
”
“ Arkeklerde iki
çırmar bağım var
Gurbet elde ela gözlü
yarım var “
................
“ Bahçeye indim ki
gülleri derem
Gül bahanesiynen
yarimi görem
Yarimi görem de
canımı verem
Dolanam,dolanam,
boynaan
Sen uyu ki ben
uykudan uyanam
“
gibi türkülü oyunlardır.
Köyde düğünler Salı–Perşembe ya da
Cuma–Pazar olmak üzere üç gün/iki gece sürer. Birkaç
gün önceden köy baştan aşağı temizlenir. Bir harman
, dam veya genellikle de Makkuf düğün alanı olarak
hazırlanır, süslenir. Ayrıca bir misafir odası
hazırlanır. Düğün sahiplerinin yakınlarından birer
vekil tayin edilir ki düğün töreninin düzen ve
yürütülmesinden sorumludurlar ve her şey onlardan
sorulur. Ayrıca ahçı, çaycı, teşrifatçı, vb.
görevlendirilir.
Düğünün ilk günü köyün gençleri içindir.
Öğleden sonra çalgıcılar gelir. Bunlar klarnet ve
davuldur. Hatırlayabildiğim elli yıllık süre içinde
bu işi en iyi yapanlar Tuğlu köyünden Mehmet Aksoy
ve Başekrek’li İmanım Ahmet Yazıcı’dır. Çalgıcıların
gelişini takibeden görevliler yoldan onları
karşılar, önde çalgı arkada karşılayıcılar karşılama
havası ile köye gelip düğün alanına inilir. Kısa bir
dinlenme molasından
sonra
fasıl başlar.
Kavuşmuşum
sılaya gene;
İçimde bir
mutluluk,
Gönlümde
bir huzur ...
Eski bir
film şeridi çocukluğumdan;
Bir düğün
akşamı ...
Makkuf’ta
halay kurulmuş da gene
Koca
dutların gölgesinde ...
Barbaşındaki de babam mı ne !
Çalgıcılar
da hazır
Davulcu
Memmet’le İmanım Ahmet.
Bildiğim en
iyi ikili ...
Gözler
Barbaşına dikili,
Kulaklar
davulun tokmağında ...
Haydi
İmanım dokun incecikten gırnatana da
Ağır aksak
Tekayak’tan.
Davulcu
vuur davukla
Başlasın
düğün alayı.
Davul sesi
gönlümüzde gümlesin
Yer inlesin
dizlerimizde ...
Gençler
coşkuyla dönsün
Yiğitler
çeksin halayı ...
Oyuna mutlaka Tekayak’la başlanır; daha sonra
sırası ile İki ayak, Süpürgesi Yoncadan, Eğin
Kınası, Sinanlı gibi ağır oyunlardan sonra Sıklama,
Gecegü oyunları oynanır. Tırnana, Tamzara, Eski
Hora, Hayriye, Çayda Çıra, Meşenin Tepelisi, Dut
Ağacı, Hostanın Bademleri, Temürağa, Karsın Kalesi
ve benzeri yarı hareketli oyunlardan sonra Havaçor,
Hırponi, Keçeke ve Kasap gibi hareketli havalarla
fasıl sona erer. Oyun düzenini geçişleri klarnetçi
ayarlar; davulcu da arada bir ortada oyuna katılarak
bar başına yardımcı olur. Halayın başını çeken
oyuncu en az bir tur dönmeden elinden mendil
alınması uygun görülmez.
İkinci gün kına günüdür. Komşu köylerden
konuklar gelir. Köye yaklaşınca geldiklerini
bildirmek için silah atarlar; karşılık olarak köyden
de
“ Buyurun “ anlamında bir
el silah atılır. Çalgı ile karşılanan misafirlerden
hanımlar düğün evine, erkekler de düğün alanı veya
odasına indirilir. Böylece bütün konuklar karşılanır
ve öğleye kadar da bu iş biter. Bu arada fırsat
buldukça fasıl da devam eder.
Öğleden sonra kınaya iştirak
edecek kadın ve kızlar düğün evine toplanır. Seyman
denilen kına alayı köyün etrafından dolaşarak kız
evine gitmek üzere yola çıkar. Önde at üzerinde
damadın vekili, arkada erkek konuklar ve en arkada
da rengarenk ipekli çarşafları ile hanımlar arka
arkaya dizilerek atlı veya yaya yola çıkılır. Yolda
çalgı devamlı olarak,
“ Yine
şafak söktü sunam uyanmaz
Hasret
çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım sunam sesim duyulmaz
Uyan
sunam uyan derin uykudan ...”
...........
“ Şu
dünyada üç şey vardır sevilir
Biri ana
, biri baba,
Yar daa vaaar, yar daa vaaaaaar amaan ...”
ve
benzeri yol havaları çalar. Kız evine varılınca
kadın ve erkekler kendileri için hazırlanmış
odalara indirilir. Bir kahve molasından sonra
erkeklere ait odada; İnciler kelep kelep, Hamamın
kapısı, gibi oyunlardan oluşan oda faslı yapılır.
Kadınlara ait odada ise geline kına yakılır. Bu
arada gelini ağlatmak adettir. Odanın ortasında bir
iskemleye oturtulan gelinin etrafını saran genç
kızlar bir taraftan gelinin eline kına korken diğer
taraftan da;
“ Getirin
gelini yakak kınasın
Yarın
terk edecek baba hanesin
Çağırın
ki gele hanım anasın
Dostlar amin deyin, hayırlı ola ... “
..............
“ Altın tas
içinde kınam ezildi
Gümüş
tarak ile zülfüm çözüldü
Benim
yazım yad ellere yazıldı
Doldur
pınar doldur, ben gider oldum
Annemi
babamı terk eder oldum “
gibi gelin ağlatma türküleri
söylenir. kına işlemi ve gelin ağlatma bittikten
sonra gelin ,
“ Atladı
geçti eşiği
Sofrada
kaldı kaşığı
Büyük
evin yakışığı
Şen
babam, evin şen olsun
Ben
giderim haberin olsun “
türküsü ile odasına götürülür.
Daha sonra seyman alayı aynı
şekilde geri döner. Bu arada hazırlanmış bulunan
düğün yemeği yenildikten sonra bu günün programı
sona erer ve istirahat edilir.
Akşam kına gecesidir. Düğün
alanında toplanılarak yapılan birkaç fasıldan sonra
kına konulmak üzere damat sağdıcın kolunda ortaya
getirilir. İlk denemede elini açmaz. Sağdıcın tek
tek çağrılaması ile önce anne babası daha sonra
diğer akrabaları hediyelerini verdikten sonra
damadın eline kına konur. Daha sonra da arzu eden
davetliler eline kına koyar.
Kına konulmasından sonra
damat sağdıcın kolunda halayın başına geçer ve
elinde mum tepsisi ile Eğin Kınası oynanır; damat
birkaç adım attıktan sonra oyundan çıkar, ardından
da tüm konuklar kına halayına katılır.
Eğlencelerin bitiminde bütün
konuklar köylüler tarafından paylaşılarak yatıya
götürülür.
Üçüncü gün gelin günüdür.
Sabah çalgıcılar düğün evinin
damında;
“ Sabahın seher vaktinde
aman
Oturmuş kahve içer
Bir elinde altın makas
aman
Yarine kaftan biçer
Bir selama kail oldum
aman
Onu da vermez geçer
Bu
güzellik sana bana kalmaz aman
Geleceksen gel şimdi ...”
ve ardından;
“ Bir seher
vaktinde indim bağlara
Bülbül
figan eder gül yaresidir.”
türküleri ile konukları uyandırır.
Kahvaltıdan sonra bütün
konuklar çalgı ile toplanarak düğün evine getirilir.
Düğünün üçüncü günü kuşluk
zamanı çalgı eşliğinde damat traşı yapılır
Öğleden sonra gene Seyman
alayı düzülür. Alayın en arkasında gelinin bineceği
atta kucağında kız tarafına gidecek hediyeler
olmak üzere oğlan tarafının vekili vardır. Kız
evinde erkekler odada fasıl yaparken kadınlar da
gelini hazırlar. Bir taraftan da halay ;
“ Biz geline gelmişükdür
Almeyince gider miyük
Sarmeyince gider miyük
Yıkın şunların evini
Alın içinden gelini “
türküsü ile devam etmektedir.
Gelin hazırlandıktan sonra
çalgı kız evinin kapısında çalmaya başlar;
“ Kızardı kayalar, al giydi dağlar
Yeşil
yaprak ile bezendi bağlar
Anadan
ayrılan ah edip ağlar.
Doldur pınar doldur, ben gider oldum,
Anamı, babamı terk eder oldum.
“
Bir taraftan da
kadınlar evden çıkarak seyman düzülür. Gelin annesi,
babası ve diğer akrabaları ile vedalaşır, ata
bindirilir. Atın başını erkek kardeşi çeker, iki
yanında da amcası, dayısı veya çok yakın iki büyüğü
gider ve en arkadaki hayvana da gelinin çeyiz ve
eşyaları yüklenmiştir. Çalgıcılar yol boyunca yol
havaları çalar ve özellikle de;
“ Köprüden geçti
gelin
Saç bağın düştü
gelin
Eğlen ki ben de
gelem
Yüregim şişti
gelin “
türküsü çalınarak alay giderken bir taraftan da
silahlar atılır.
Damat evinde de hazırlıklar
vardır. Damat sağdıcı ve yakın arkadaşları ile dama
çıkar. Gelin damat evinin önüne geldiği sırada
çalgıcılar gelin indirme havasını çalar; damat ağzı
beyaz bir mendille örtülü olarak özel olarak
hazırlanmış elmayı gelinin başına atar ve ayrıca
çerez saçar. Attan inen gelin elinde kuran ile
kaynana tarafından karşılanır, ağzı tatlandırılır,
odasına çıkarılır. Gelinin indiği ata bu kez kardeşi
biner ve Köroğlu havası eşliğinde atı ile evin
önünde gider, gelir, bahşişini aldıktan sonra
çalgılar susar. Daha sonra yenilen genellikle
keşkek, pilav ve sütlaç veya helvadan müteşekkil
düğün yemeğini takiben konuklar yol havaları
eşliğinde uğurlanır en sonra da ve çalgıcılar
köyden ayrılır.
Ertesi gün gelinin kadın
akrabaları hazırladıkları helva tepsileri ile gelini
görmeye giderler; buna göre genir. Yolda köyün
gençleri yolu keser; kendileri için hazırlanmış
tepsiyi aldıktan sonra yol açılır. Damat evinde
gelinin yüzü açılır, önce kaynanası ve annesinden
başlamak üzere el öper, çeyizi görülür ve bahşişi
toplanır.
Düğün de bu
şekilde sona erer.
Köylü gaz, tuz, giyecek,
ayakkabı, tütün , vb. gibi ihtiyaçlarını eşek veya
katırına yüklediği dut, ceviz, peynir, yağ, ... daha
çok da odunu satmak suretiyle karşılığında ya
kasabadan ; ya da köye kadar gelen satıcılardan
temin eder. Daha çok harman sonundan itibaren her
türlü malzemenin temin edildiği çerçi ( hırıçci )
Hasan Efendi ile manifatura malzemesi satan
Kesimoğlu gelir. Hele sonuncusu tezgahını Cami önüne
veya Boyacıgil’in kapıya kurar, köyde çığırtkanlık
yapmaya çıkar;
“ Yandım
alamadım
Para bulamadım
Eltim aldı
Ben alamadım
Pırtici geldi haaaaa !.... “
Daha sonra yemenici (
ayakkabı tamircisi ) Şeytan Mısdik, arkadan kalaycı
gelir. Kalaycı Vahap Dayı koca körüklü tezgahını
Makkuf’a kurar; çırağı Deli Recep’e verdiği ;
“ – Hıııı ...”
..........
“ – Yavaaaaş
....”
komutlarıyla çalıştırdığı körükle ısıttığı
kapları nışadır ve dere kumu ile temizleyerek
kalaylar, pırıl pırıl yapardı.
Eylül ayında bademler, Ekim’
de de cevizler çarpılır. Cevizler çarpılıp
toplandıktan sonra kalanları deyinler tarafından
yenmeden veya toprağa gömülmeden önce çocuklar
tarafından ceviz oynamak üzere toplanır. En çok da
Cami’nin boğazında toplanılarak önce sıra tesbit
edilir. İlk davranan ,
“ - Öncü’yüm “
diye bağırır ki bu onun ilk defa oyuna
başlayacağı demektir.Daha oyuna devam edecekler
sırası ile ,
“ - Önardı “
“ - Angırik “
“ - En angırik “
diyerek sıralarını tesbit ederler.